|
DİŞLERİNİN
ARASINA SIKIŞTIRILAN KALEMLE YAZMAK… |
Günlerdir uğraşıyorum... Ancak olmuyor... Yapamıyorum... Tükenmez
kalemi dişlerimin arasına alıp önümdeki kağıda bir şeyler yazmaya
çalışıyorum... Kalem kağıttan kayıyor... Harfler bir türlü oluşmuyor...
Dişlerim acıyor... Kağıt yırtılıyor... Kalem dişlerimin arasından
düşüyor... Yeniden kalemi dişlerimin arasına sıkıştırıyorum... Yeniden
yazmaya başlıyorum... Bu kez birkaç sözcük yazmayı başarıyorum...
Zorluyorum kendimi, ama en fazla bir cümle yazabiliyorum...
Yoruluyorum... Ağzımdan akan sular kağıdı ıslatıyor... Kötü oluyorum...
Kağıdı gömleğimin ucuyla siliyorum, yeniden yazmaya devam ediyorum...
Ama yine olmuyor, başaramıyorum... Sonra bir yerde küçük bir kurşun
kalem buluyorum, tam dişlerime uygun, onunla yazmaya koyuluyorum, ama
kurşun kalem ağzımda ıslanıyor... Islandıkça üzerinde boyası
soyuluyor... Küçük parçalar boğazıma kaçıyor... Yazmaya ara verip bu
parçaları tükürmek zorunda kalıyorum... Kurşun kalemle de olmuyor...
Olmuyor: Ben dişlerime sıkıştırdığım bir kalemle yazamıyorum, bunu
anlıyorum... Ve bunu anlar anlamaz, okumayı yazmayı öğrendikten bu yana,
neredeyse yirmi yıldan fazla bir zamandır nereye ne yazdıysa hep
dişlerinin arasına aldığı kalemlerle yazan Oğuz kardeşimi düşünüyorum...
Önümde bana yazdığı iki mektup duruyor: Biri iki sayfa, diğeri bir
buçuk sayfa... İki mektubunu da dişlerinin arasına aldığı tükenmez bir
kalemle yazmış... Her biri üç, dört saatini almış... Kendisi çivi yazısı
da dese, öyle okunaklı, öyle güzel bir yazısı var ki eğilip öpüyorum tek
tek harflerini... Bu harflerdeki sevgiyi, yaşama sevincini, bu
harflerdeki direnmeyi ve umudu öpüyorum... Ankara'da bir imza günümde
tanıştığım Oğuz Mucurluoğlu doğuştan spastik özürlü... Ne ellerini
kullanabiliyor, ne de ayaklarını... O kendini bildi bileli tekerlekli
sandalyeye mahkum... Sandalyeden indiği zamansa onu ya annesi kucağına
alıyor, ya da o bir başına dizlerinin üzerinde ilerlemeye çalışıyor...
İnanın, o benden hiçbir şey istemedi, sadece kendisini anlattı...
Beni yaz demedi... Beni insanlara anlat demedi... Bunu ondan ben
istedim... Ona telefon açtım ve seni anlatmak istiyorum, dedim... Çünkü
onu tanıdığımdan beri kendimden, şikayetlerimden, yılgınlıklarımdan
utanmaya başlamıştım... Size onu yazarsam, siz onu tanırsanız bu
utancımdan biraz olsun kurtulabilirim, diye düşündüm...
Canım Oğuz kardeşim, senden öğrenecek ne çok şey var...
Çünkü en sıradan, en basit şeyleri ne denli büyütüyoruz... Ne çabuk
küsüyoruz insanlara... Her şeyi nasıl da elde var bir sayıyoruz...
Yazabilmeyi, parmaklarımızla bir dondurma külahı tutabilmeyi, el
sıkışmayı, bir kediyi okşayabilmeyi, yağan yağmura ellerimizi
uzatabilmeyi, istediğimiz kadar yürüyebilmeyi, delice koşmayı, her şeyi
nasıl da hiç sorgulamadan en doğal hakkımızmış, diye yaşıyoruz...
Sevgili Oğuz, sen bunların hiçbirini yapamazken, gözlerindeki o
yaşama sevinci, o büyük inanç, o sonsuz direniş nereden geliyor
söylesene... 29 yıldır yaşadığın onca eziyeti, onca zorluğu nereye
sakladın, söylesene... Yaşama senin gibi bağlanabilmek için ellerimizi,
ayaklarımızı, gövdemizi kaç yıl bir tekerlekli sandalyeye mahkum etmemiz
gerekir... Hayata yeniden ve senin gibi ve dopdolu yürekten bir merhaba
demek için kaç yıl bir odaya, bir dost sese, çilekeş bir anneye muhtaç
olmamız gerekiyor, söylesene...
Senin bir baban vardı değil mi... Şu an yaşıyor ve seni yıllardır
aramıyor bile olsa senin için çoktan ölmüş bir baban vardı değil mi...
Seni daha çok küçükken doktora götürmüştü... Belki tedavin mümkün
değildi, belki artık çok geçti, ama bütün bunlar senin suçun değildi,
sana bütün bunları yaşadığın bu ülke, bu imkansızlıklar hazırlamıştı...
Eğer doğduğun o ilk günler hastanelerde yer olsaydı, eğer kanın
değiştirilebilseydi, eğer bunların olabilmesi için güçlü ve zengin bir
çevrede dünyaya gelseydin... Bu ülke böyle adaletsiz, sağlık sistemi
böyle çürük, koşullar bu denli yetersiz olmasaydı bu gün seninle başka
şeyleri konuşuyor olacaktık... Bugün ne ben senin yaşama sevincinden
utanç duyacak, ne sen bana iki sayfalık mektubu dişlerini kanata kanata
dört saatte yazacaktın...
Hem senin bir baban vardı değil mi Oğuz... Muayene için gittiğiniz
doktordan, senin iğneyle öldürülmeni isteyen bir baban vardı...
Avrupa'da senin durumunda birini iğne yaparak öldüren doktorun
tutuklanmasını protesto eden; ne iyi hem hasta, hem ailesi kurtuldu, o
doktor bence en doğrusu yapmış, diyen bir baban vardı...
Bu konuşmalar senin yanında olmuştu... Bir babana, bir doktora
bakmıştın neye karar verecekler diye... Susarak onları dinlemiştin...
Kaderin senin yanında konuşuluyordu... Sonra baban içindeki o derin
sevgisizlikle hızını alamamış doktora seni göstererek, alın bunu, kesip
biçin inceleyin, onu tıbba hizmet için size bırakıyorum, demişti...
Senin bir baban vardı değil mi...
Yine de susmuştun sen... Gerçeğin daha katısı var mıdır... Daha
koyusu, daha acımasızı... Bundan daha büyük çaresizlik var mıdır... En
çok hangi haksızlığa isyan edilebilir... Yine de susmuştun... Ta ki
doktor ayağa kalkana, yürüyene kadar... Babanın özürlü olduğun için
iğneyle öldürmeni istediği doktor bir topaldı... Bir insanın topal
olduğuna belki ilk kez o gün, o an bu denli çok sevinmiştin... Yalnız
olmadığını ve o an bu doktorun seni yok edilmesi gereken bir fazlalık
olarak gören bu dünyada sana herkesten daha çok yakın olduğunu
hissetmiştin...
Ne yaşasanız ve neler görseniz bile yine de öğrenecek ve anlayacak
ne çok şey kalıyor geride...
Zulmün o ele geçmez ve anlaşılmaz yüzüyle göz göze gelirken, aynı
anda sevgi ve şefkatin o uçsuz bucaksız ülkesini görüyorsunuz...
Zulüm ve şefkat... İki komşu ülke... Birinin bittiği yerde öbürü
başlıyor... Oğuz'un hayatı bu iki ülke arasında acıyla ve hep dizlerinin
üzerinde koşarak geçmiş... Babasından zulmü öğrenmiş, annesinden
şefkati...
Onun zulüm ülkesinden küçük bir ayrıntı: Babası annesini döverken
ona daha çok acı verebilmek için şövalye yüzük yaptırmış... Bu yüzüğü ve
annesinin çığlıklarını unutamamış hiç...
Uçsuz bucaksız bir ülke zulmün ülkesi, biter mi... Ve hiç biter mi
şefkatin ülkesi... Annesi yıllar boyunca sırtında, yağmurda, çamurda her
ve koşulda onu okullara taşımış... Hiçbir özürlüyü düşünmeden yapılan
sokaklardan, kaldırımlardan, otobüslerden geçerek ve bir kez olsun yeter
artık, ben tükendim, demeden onu taşımış gitmesi gereken her yere... O
dışarı çıkamayınca ise dünyayı eve çağırmış... İyi kalpli sokak
çocuklarını, güler yüzlü ve sevecen komşuları, her an yardıma hazır, o
fedakar üniversiteli gençleri...
O geçerken hep acı veren zaman ancak böyle hafiflemiş, yaşamak
denen o büyük çile her şeye rağmen böylesi güzel anlamlar dolmuş...
Oğuz'u böyle güzel ve hafiflemiş anlarında değil, en çok bir
başına, yapayalnız kaldığında düşünüyorum... Akşam olup konuklar
evlerine döndüğünde, annesi odasına gidip yattığı, el ayak çekildiğinde,
kendisiyle ne konuştuğunu, pencereden seyrettiği ıssız sokakların onda
ne uyandırdığını, evlerinin önünden geçen arabanın içinden dışarı taşan
o kahırlı müziğin onu nerelere götürdüğünü, gece ansızın bastıran
yağmurun altında tek başına yürüyen uzun saçlı bir kızın onda hangi
özlemleri uyandırdığını...
Ben Oğuz'u en çok yalnızken düşünüyorum... Bir başınayken... Ona kimse
yardım etmezken... Bir cehennemi anı andıran o dört kez girdiği
üniversite sınavlarında... O hiçbir bedensel sorunu olmayan yaşıtlarıyla
beraber girdiği bu sınavlarda, dişlerinin arasına aldığı kalemiyle, o
korkunç ve zalim zamanla yarışarak, kan ter içinde toplama, çıkarma
işlemlerini yaparken düşünüyorum...
Onun böylesi anlarını hayal ettikçe kendimi daha eksik görüyor,
çünkü bugünlerde onu düşündükçe ellerimden, ayaklarımdan daha çok
utanıyorum... Bu utanç bana yitirdiğim hayatın anlamını hatırlatıyor...
Bu yüzden bugünlerde bana hayatın anlamı nedir, diye sorsalar hiç
düşünmeden Oğuz'un dişlerinin arasına aldığı kalemle yazdığı mektuplar
ve yazılar, derim...
Ona Gazi Üniversitesi Çevre Bölümü'nü kazandıran bu haklılık bana
yitirdiğim hayatın anlamını hediye ediyor işte...
İşte bu yüzden bu günlerde hiçbir şeye kızmıyor, içerlemiyorum...
Hiçbir şey beni yıldırmıyor... Ve ne zaman böylesi duygulara kapılacak
olsam aklıma Oğuz ve dişlerinin arasındaki kalemi geliyor... Ne zaman
böylesi duygulara kapılacak olsam, önce gülüyorum kendime, sonra da
tereddütsüz küçümsüyorum duygularımı... Ama ben ne hissedersem
hissedeyim, nereye gidersem gideyim, zulüm er geç gizlendiği yerden
çıkageliyor... Geçmişten ve gelecekten geliyor... Hiç ara vermeden...
Biraz olsun soluk almadan çıkageliyor: Oğuz, Gazi Üniversitesi'ne
kaydını yaptırdıktan birkaç gün sonra babası sekreterliğe gidip, bu
çocuk özürlü, okuyamaz kaydını silin, demiş... Ve çocuğunun bu okulda
okuyamayacağını ikna edebilmek için oradaki görevlilere uzun bir süre
dil dökmüş...
Hem hayatın, hem de doğanın zulmünü onca iyi bildiği halde bunu
anlamakta o bile güçlük çekmiş... Bir baba üniversiteyi kazanan oğlunun
kaydının silinmesini nasıl ister? diye sordu bana hem mektuplarında, hem
de telefonlarda...
Peki, böyle bir babanın oğlu, bu koşullarda; üstelik elleri ve
ayakları tutmayan, tekerlekli sandalyeye mahkum bir insan üniversiteyi
nasıl bitirir... Üstelik ardından Yeni Mahalle Belediyesi'ne kadrolu
eleman olarak nasıl girer... Uğur Mumcu Vakfı'nın verdiği yazarlığa
hazırlık ve felsefe eğitimi alıp ve bu vakfın gönüllü üyesi olduktan
sonra, özürlü insanların sorunlarını ele alan Sevgi Çemberi adlı
derginin Ankara temsilciliğini bir süre yürüttükten sonra, şimdi de
İskenderun'da çıkan Lâl Dergisi'nde nasıl yazarlık yapar...
Bütün bunların ve bundan sonra olacakların sırrı hep aynı yerde
bence: Oğuz'un dişlerinin arasına aldığı o kalem... O kalemle yılmadan
yazdıkları...
Bu yazıyı okuyan ve seni aramak isteyenlere telefon numaranı
verebilir miyim, diye izin istedim ondan... O çoktan hazırdı hayatını
herkesle paylaşmaya, ama yine de annesine sormadan edemedi... Telefondan
duydum: Annesi de bu teklifi hiç tereddütsüz kabul etti...
Zulüm kimi zaman tahammül edilmez olduğunda, hayat üzerinize
geldiğinde, artık yıldım, sorunlarımın üstesinden gelemiyorum,
dediğinizde, zorluklardan bıkıp usandığınızda Oğuz'u arayın... Sohbet
edip dertleşin onunla... İyiyken ve mutluyken de arayın onu... Ona
yürüyemediği ve bir yere gidebilmek için hep başkalarına muhtaç olduğu
halde hayata nasıl bu denli bağlı olabildiğini... Ona odasını ağzıyla
nasıl temizleyip düzenlediğini, hatta nasıl tavla oynayabildiğini
sorun...
Bunca haksızlığa ve şansızlığa uğramışken onun için mutluluğun ve
özlemin ne demek olduğunu; ve en çok onu yıllardır sırtında taşıyan
annesini sorun...
Aşklarını, sevgililerini, hatta herkesin yaptığı işten dolayı
küçümsediği bir telekızla nasıl gönülden bağlandığını sorun... Tam
evlenme aşamasında nasıl terkedildiğini de sorun... Evine gelip giden ve
onu istediği her yere büyük bir sevinçle götüren o iyi kalpli ve sevgi
dolu arkadaşlarını sorun... Sekiz yıl önce evden ayrılan ve bir daha ne
onu ne de annesini arayıp soran babasını sorun... Ona zulmün ve şefkatin
ülkesini sorun...
Sonra bir an için kendinizi onun yerine koyun... Ellerinizi,
parmaklarınızı hiç kullanamadığınızı düşünün...
Ve sonra, evinizde el ayak çekildikten, odanızda tek başınıza
kaldıktan sonra önünüze beyaz bir kağıt koyup ve kaleminizi dişlerinizin
arasına alıp, o çok sevdiğinize bir kez de böyle mektup yazmayı deneyin.
|
|
Hayat; kontrol
ettiğinizi sandığınız, ama buna karşın hiçbir şekilde bunu
başaramadığınız bir akıntıdır. Ne yaparsanız yapın o akıntı sizi
istediği yere sürükler. Acılarınız; akıntıya karşı kulaç atmaktır,
sonuçsuz kalan. Sevinç ve mutluluklarınız; kendinizi akıntıya bırakmak,
teslim olmaktır. Eğer akıntıyla aynı yöne kulaç atıyorsanız;
güzelliklere ve başarılara büyük bir hazla, daha kolay ve çabuk
kavuşursunuz.
İşte bu tanımı
kavrayarak başladığım yeni yaşamımın ilk zamanlarıydı. Kendimi hayatın
bu yaşamsal akıntısına ne kadar teslim edersem o kadar
ödüllendiriliyordum. Oluşan mutluluk ve sevinç, başarı arzumu
uyandırmıştı. Öyleyse, akıntıyla aynı yönde kulaç atmalıydım…
Ancak bu, benim doğamda
imkânsızdı! Akıntıya karşı bile hiç kulaç atamamıştım ki ben! Tek
yapabildiğim; akıntının sürüklemesi esnasında önüme denk gelen kayaya
veya yabani bir ota, çarpık vücudumla alabildiğine tutunarak yerimde
sayabilmekti. Bu durum bile en fazla kayanın yerinden çıkması yada otun
kopmasına kadar sürerdi.
Doğamdaki imkânsızlığın
gerçekliğini adımın Oğuz olduğunu bildiğim gibi biliyordum! Rağmen,
akıntıyla aynı yöndeki yüzme isteğim beni kamçılıyordu.
Sonunda bir çözüm yolu
buldum… Anneme de danışarak, bir dostumdan yardım talep ettim. Tabi onun
yaşam akıntısına müdahale etmeden oluşmalıydı bu yardım. Buna özen
göstererek dedim ki; “dostum, beni akıntıyla aynı yönde olacak şekilde
hızlıca itekler misin?” Sanırım o günkü tüm gücünü seve seve bana feda
etmiş olacak ki; ben, tükenmek bilmeyen zaman dilimi içerisindeyken
kendimi sevgili Cezmi abimin yanında buldum. İlk izlenimlerinin ardından
gösterdiği ilgi tekerlekli sandalyem miydi bilmiyorum ama, kitaplarından
birini imzalayarak armağan etti bana. Ve ardından küçük bir sohbet
imkânı yarattı. O kısacık sürede tüm içtenliğiyle dinliyordu beni.
Dinlenilmek, duyulmaktan çok daha güzelmiş meğer. Kısaca anlattım
kendimi, yazarlığa ilgimi, um:ag vakfından aldığım seminer
eğitimlerimden, denemelerim olduğundan ve bir-iki tane kendisine
değerlendirmesi için getirdiğimden bahsettim.
Özellikle son
çalışmalarımın eş-dost dışında profesyonel birisi tarafından
eleştirilmesi benim için çok önemliydi. Böyle olmasına karşın Cezmi
abimin bana geri dönüş yapabileceği fikrinden çok uzaktım… Çünkü,
binlerce okuru olan bir yazara yüzlerce benim gibi giden vardı mutlaka!
Ve ben de onlardan biriydim sadece…
Fakat böyle olmadı.
Sadece iki gün sonra sevgili Cezmi Ersöz abim evimizi arayarak beni
onurlandırdı. Yazdıklarımın başarılı olabilecek öğretici denemeler
olduğunu belirterek, “tam gaz devam” dedi. O andan itibaren sakatlığımın
Cezmi abimde kaybolduğunu anladım.
O günden sonra çok sıkı
bir abi-kardeş ilişkisi başladı aramızda. Cezmi abim hiç ilgi ve
alakasını çekmedi üzerimden. Aramızdaki bağ sadece yazarlık ve edebiyat
değildi… Bazen ben, salya-sümük gözyaşları içinde aradım abimi. Bazen de
saat gecenin üç buçuğunu gösterirken, “dipsiz bir kuyuya düşmüş gibiyim
ve acının ağında en koyu gerçeklerle boğuşuyorum” diyerek Cezmi abi beni
aradı. Kimi zaman rakı masasında sınırsız kahkahalar attık. Kimi zaman
da okurlarımıza kitap imzalama mutluluğunu ve keyfini aynı kitapevinde
yaşadık.
Bu sımsıkı bağ,
geleceğin her türlü sürprizine kucak açmış olarak sürmekte. |