Cezmi Ersöz'ün Kaleminden
![]() | Leman Dergisi / 26.03.2001 DİŞLERİN ARASINA SIKIŞTIRILAN KALEMLE YAZMAK… |
Günlerdir uğraşıyorum... Ancak olmuyor... Yapamıyorum... Tükenmez kalemi dişlerimin arasına alıp önümdeki kağıda bir şeyler yazmaya çalışıyorum... Kalem kağıttan kayıyor... Harfler bir türlü oluşmuyor... Dişlerim acıyor... Kağıt yırtılıyor... Kalem dişlerimin arasından düşüyor... Yeniden kalemi dişlerimin arasına sıkıştırıyorum... Yeniden yazmaya başlıyorum... Bu kez birkaç sözcük yazmayı başarıyorum... Zorluyorum kendimi, ama en fazla bir cümle yazabiliyorum... Yoruluyorum... Ağzımdan akan sular kağıdı ıslatıyor... Kötü oluyorum... Kağıdı gömleğimin ucuyla siliyorum, yeniden yazmaya devam ediyorum... Ama yine olmuyor, başaramıyorum... Sonra bir yerde küçük bir kurşun kalem buluyorum, tam dişlerime uygun, onunla yazmaya koyuluyorum, ama kurşun kalem ağzımda ıslanıyor... Islandıkça üzerinde boyası soyuluyor... Küçük parçalar boğazıma kaçıyor... Yazmaya ara verip bu parçaları tükürmek zorunda kalıyorum... Kurşun kalemle de olmuyor... Olmuyor: Ben dişlerime sıkıştırdığım bir kalemle yazamıyorum, bunu anlıyorum... Ve bunu anlar anlamaz, okumayı yazmayı öğrendikten bu yana, neredeyse yirmi yıldan fazla bir zamandır nereye ne yazdıysa hep dişlerinin arasına aldığı kalemlerle yazan Oğuz kardeşimi düşünüyorum...
Önümde bana yazdığı iki mektup duruyor: Biri iki sayfa, diğeri bir buçuk sayfa... İki mektubunu da dişlerinin arasına aldığı tükenmez bir kalemle yazmış... Her biri üç, dört saatini almış... Kendisi çivi yazısı da dese, öyle okunaklı, öyle güzel bir yazısı var ki eğilip öpüyorum tek tek harflerini... Bu harflerdeki sevgiyi, yaşama sevincini, bu harflerdeki direnmeyi ve umudu öpüyorum... Ankara'da bir imza günümde tanıştığım Oğuz Mucurluoğlu doğuştan spastik özürlü... Ne ellerini kullanabiliyor, ne de ayaklarını... O kendini bildi bileli tekerlekli sandalyeye mahkum... Sandalyeden indiği zamansa onu ya annesi kucağına alıyor, ya da o bir başına dizlerinin üzerinde ilerlemeye çalışıyor...
İnanın, o benden hiçbir şey istemedi, sadece kendisini anlattı... Beni yaz demedi... Beni insanlara anlat demedi... Bunu ondan ben istedim... Ona telefon açtım ve seni anlatmak istiyorum, dedim... Çünkü onu tanıdığımdan beri kendimden, şikayetlerimden, yılgınlıklarımdan utanmaya başlamıştım... Size onu yazarsam, siz onu tanırsanız bu utancımdan biraz olsun kurtulabilirim, diye düşündüm...
Canım Oğuz kardeşim, senden öğrenecek ne çok şey var...
Çünkü en sıradan, en basit şeyleri ne denli büyütüyoruz... Ne çabuk küsüyoruz insanlara... Her şeyi nasıl da elde var bir sayıyoruz... Yazabilmeyi, parmaklarımızla bir dondurma külahı tutabilmeyi, el sıkışmayı, bir kediyi okşayabilmeyi, yağan yağmura ellerimizi uzatabilmeyi, istediğimiz kadar yürüyebilmeyi, delice koşmayı, her şeyi nasıl da hiç sorgulamadan en doğal hakkımızmış, diye yaşıyoruz...
Sevgili Oğuz, sen bunların hiçbirini yapamazken, gözlerindeki o yaşama sevinci, o büyük inanç, o sonsuz direniş nereden geliyor söylesene... 29 yıldır yaşadığın onca eziyeti, onca zorluğu nereye sakladın, söylesene... Yaşama senin gibi bağlanabilmek için ellerimizi, ayaklarımızı, gövdemizi kaç yıl bir tekerlekli sandalyeye mahkum etmemiz gerekir... Hayata yeniden ve senin gibi ve dopdolu yürekten bir merhaba demek için kaç yıl bir odaya, bir dost sese, çilekeş bir anneye muhtaç olmamız gerekiyor, söylesene...
Senin bir baban vardı değil mi... Şu an yaşıyor ve seni yıllardır aramıyor bile olsa senin için çoktan ölmüş bir baban vardı değil mi...
Seni daha çok küçükken doktora götürmüştü... Belki tedavin mümkün değildi, belki artık çok geçti, ama bütün bunlar senin suçun değildi, sana bütün bunları yaşadığın bu ülke, bu imkansızlıklar hazırlamıştı... Eğer doğduğun o ilk günler hastanelerde yer olsaydı, eğer kanın değiştirilebilseydi, eğer bunların olabilmesi için güçlü ve zengin bir çevrede dünyaya gelseydin... Bu ülke böyle adaletsiz, sağlık sistemi böyle çürük, koşullar bu denli yetersiz olmasaydı bu gün seninle başka şeyleri konuşuyor olacaktık... Bugün ne ben senin yaşama sevincinden utanç duyacak, ne sen bana iki sayfalık mektubu dişlerini kanata kanata dört saatte yazacaktın...
Hem senin bir baban vardı değil mi Oğuz... Muayene için gittiğiniz doktordan, senin iğneyle öldürülmeni isteyen bir baban vardı... Avrupa'da senin durumunda birini iğne yaparak öldüren doktorun tutuklanmasını protesto eden; ne iyi hem hasta, hem ailesi kurtuldu, o doktor bence en doğrusu yapmış, diyen bir baban vardı...
Bu konuşmalar senin yanında olmuştu... Bir babana, bir doktora bakmıştın neye karar verecekler diye... Susarak onları dinlemiştin... Kaderin senin yanında konuşuluyordu... Sonra baban içindeki o derin sevgisizlikle hızını alamamış doktora seni göstererek, alın bunu, kesip biçin inceleyin, onu tıbba hizmet için size bırakıyorum, demişti... Senin bir baban vardı değil mi...
Yine de susmuştun sen... Gerçeğin daha katısı var mıdır... Daha koyusu, daha acımasızı... Bundan daha büyük çaresizlik var mıdır... En çok hangi haksızlığa isyan edilebilir... Yine de susmuştun... Ta ki doktor ayağa kalkana, yürüyene kadar... Babanın özürlü olduğun için iğneyle öldürmeni istediği doktor bir topaldı... Bir insanın topal olduğuna belki ilk kez o gün, o an bu denli çok sevinmiştin... Yalnız olmadığını ve o an bu doktorun seni yok edilmesi gereken bir fazlalık olarak gören bu dünyada sana herkesten daha çok yakın olduğunu hissetmiştin...
Ne yaşasanız ve neler görseniz bile yine de öğrenecek ve anlayacak ne çok şey kalıyor geride...
Zulmün o ele geçmez ve anlaşılmaz yüzüyle göz göze gelirken, aynı anda sevgi ve şefkatin o uçsuz bucaksız ülkesini görüyorsunuz...
Zulüm ve şefkat... İki komşu ülke... Birinin bittiği yerde öbürü başlıyor... Oğuz'un hayatı bu iki ülke arasında acıyla ve hep dizlerinin üzerinde koşarak geçmiş... Babasından zulmü öğrenmiş, annesinden şefkati...
Onun zulüm ülkesinden küçük bir ayrıntı: Babası annesini döverken ona daha çok acı verebilmek için şövalye yüzük yaptırmış... Bu yüzüğü ve annesinin çığlıklarını unutamamış hiç...
Uçsuz bucaksız bir ülke zulmün ülkesi, biter mi... Ve hiç biter mi şefkatin ülkesi... Annesi yıllar boyunca sırtında, yağmurda, çamurda her ve koşulda onu okullara taşımış... Hiçbir özürlüyü düşünmeden yapılan sokaklardan, kaldırımlardan, otobüslerden geçerek ve bir kez olsun yeter artık, ben tükendim, demeden onu taşımış gitmesi gereken her yere... O dışarı çıkamayınca ise dünyayı eve çağırmış... İyi kalpli sokak çocuklarını, güler yüzlü ve sevecen komşuları, her an yardıma hazır, o fedakar üniversiteli gençleri...
O geçerken hep acı veren zaman ancak böyle hafiflemiş, yaşamak denen o büyük çile her şeye rağmen böylesi güzel anlamlar dolmuş...
Oğuz'u böyle güzel ve hafiflemiş anlarında değil, en çok bir başına, yapayalnız kaldığında düşünüyorum... Akşam olup konuklar evlerine döndüğünde, annesi odasına gidip yattığı, el ayak çekildiğinde, kendisiyle ne konuştuğunu, pencereden seyrettiği ıssız sokakların onda ne uyandırdığını, evlerinin önünden geçen arabanın içinden dışarı taşan o kahırlı müziğin onu nerelere götürdüğünü, gece ansızın bastıran yağmurun altında tek başına yürüyen uzun saçlı bir kızın onda hangi özlemleri uyandırdığını...
Ben Oğuz'u en çok yalnızken düşünüyorum... Bir başınayken... Ona kimse yardım etmezken... Bir cehennemi anı andıran o dört kez girdiği üniversite sınavlarında... O hiçbir bedensel sorunu olmayan yaşıtlarıyla beraber girdiği bu sınavlarda, dişlerinin arasına aldığı kalemiyle, o korkunç ve zalim zamanla yarışarak, kan ter içinde toplama, çıkarma işlemlerini yaparken düşünüyorum...
Onun böylesi anlarını hayal ettikçe kendimi daha eksik görüyor, çünkü bugünlerde onu düşündükçe ellerimden, ayaklarımdan daha çok utanıyorum... Bu utanç bana yitirdiğim hayatın anlamını hatırlatıyor... Bu yüzden bugünlerde bana hayatın anlamı nedir, diye sorsalar hiç düşünmeden Oğuz'un dişlerinin arasına aldığı kalemle yazdığı mektuplar ve yazılar, derim...
Ona Gazi Üniversitesi Çevre Bölümü'nü kazandıran bu haklılık bana yitirdiğim hayatın anlamını hediye ediyor işte...
İşte bu yüzden bu günlerde hiçbir şeye kızmıyor, içerlemiyorum... Hiçbir şey beni yıldırmıyor... Ve ne zaman böylesi duygulara kapılacak olsam aklıma Oğuz ve dişlerinin arasındaki kalemi geliyor... Ne zaman böylesi duygulara kapılacak olsam, önce gülüyorum kendime, sonra da tereddütsüz küçümsüyorum duygularımı... Ama ben ne hissedersem hissedeyim, nereye gidersem gideyim, zulüm er geç gizlendiği yerden çıkageliyor... Geçmişten ve gelecekten geliyor... Hiç ara vermeden... Biraz olsun soluk almadan çıkageliyor: Oğuz, Gazi Üniversitesi'ne kaydını yaptırdıktan birkaç gün sonra babası sekreterliğe gidip, bu çocuk özürlü, okuyamaz kaydını silin, demiş... Ve çocuğunun bu okulda okuyamayacağını ikna edebilmek için oradaki görevlilere uzun bir süre dil dökmüş...
Hem hayatın, hem de doğanın zulmünü onca iyi bildiği halde bunu anlamakta o bile güçlük çekmiş... Bir baba üniversiteyi kazanan oğlunun kaydının silinmesini nasıl ister? diye sordu bana hem mektuplarında, hem de telefonlarda...
Peki, böyle bir babanın oğlu, bu koşullarda; üstelik elleri ve ayakları tutmayan, tekerlekli sandalyeye mahkum bir insan üniversiteyi nasıl bitirir... Üstelik ardından Yeni Mahalle Belediyesi'ne kadrolu eleman olarak nasıl girer... Uğur Mumcu Vakfı'nın verdiği yazarlığa hazırlık ve felsefe eğitimi alıp ve bu vakfın gönüllü üyesi olduktan sonra, özürlü insanların sorunlarını ele alan Sevgi Çemberi adlı derginin Ankara temsilciliğini bir süre yürüttükten sonra, şimdi de İskenderun'da çıkan Lâl Dergisi'nde nasıl yazarlık yapar...
Bütün bunların ve bundan sonra olacakların sırrı hep aynı yerde bence: Oğuz'un dişlerinin arasına aldığı o kalem... O kalemle yılmadan yazdıkları...
Bu yazıyı okuyan ve seni aramak isteyenlere telefon numaranı verebilir miyim, diye izin istedim ondan... O çoktan hazırdı hayatını herkesle paylaşmaya, ama yine de annesine sormadan edemedi... Telefondan duydum: Annesi de bu teklifi hiç tereddütsüz kabul etti...
Zulüm kimi zaman tahammül edilmez olduğunda, hayat üzerinize geldiğinde, artık yıldım, sorunlarımın üstesinden gelemiyorum, dediğinizde, zorluklardan bıkıp usandığınızda Oğuz'u arayın... Sohbet edip dertleşin onunla... İyiyken ve mutluyken de arayın onu... Ona yürüyemediği ve bir yere gidebilmek için hep başkalarına muhtaç olduğu halde hayata nasıl bu denli bağlı olabildiğini... Ona odasını ağzıyla nasıl temizleyip düzenlediğini, hatta nasıl tavla oynayabildiğini sorun...
Bunca haksızlığa ve şansızlığa uğramışken onun için mutluluğun ve özlemin ne demek olduğunu; ve en çok onu yıllardır sırtında taşıyan annesini sorun...
Aşklarını, sevgililerini, hatta herkesin yaptığı işten dolayı küçümsediği bir telekızla nasıl gönülden bağlandığını sorun... Tam evlenme aşamasında nasıl terkedildiğini de sorun... Evine gelip giden ve onu istediği her yere büyük bir sevinçle götüren o iyi kalpli ve sevgi dolu arkadaşlarını sorun... Sekiz yıl önce evden ayrılan ve bir daha ne onu ne de annesini arayıp soran babasını sorun... Ona zulmün ve şefkatin ülkesini sorun...
Sonra bir an için kendinizi onun yerine koyun... Ellerinizi, parmaklarınızı hiç kullanamadığınızı düşünün...
Ve sonra, evinizde el ayak çekildikten, odanızda tek başınıza kaldıktan sonra önünüze beyaz bir kağıt koyup ve kaleminizi dişlerinizin arasına alıp, o çok sevdiğinize bir kez de böyle mektup yazmayı deneyin.
![]() |
Hayat; kontrol ettiğinizi sandığınız, ama buna karşın hiçbir şekilde bunu başaramadığınız bir akıntıdır. Ne yaparsanız yapın o akıntı sizi istediği yere sürükler. Acılarınız; akıntıya karşı kulaç atmaktır, sonuçsuz kalan. Sevinç ve mutluluklarınız; kendinizi akıntıya bırakmak, teslim olmaktır. Eğer akıntıyla aynı yöne kulaç atıyorsanız; güzelliklere ve başarılara büyük bir hazla, daha kolay ve çabuk kavuşursunuz.
İşte bu tanımı kavrayarak başladığım yeni yaşamımın ilk zamanlarıydı. Kendimi hayatın bu yaşamsal akıntısına ne kadar teslim edersem o kadar ödüllendiriliyordum. Oluşan mutluluk ve sevinç, başarı arzumu uyandırmıştı. Öyleyse, akıntıyla aynı yönde kulaç atmalıydım…
Ancak bu, benim doğamda imkânsızdı! Akıntıya karşı bile hiç kulaç atamamıştım ki ben! Tek yapabildiğim; akıntının sürüklemesi esnasında önüme denk gelen kayaya veya yabani bir ota, çarpık vücudumla alabildiğine tutunarak yerimde sayabilmekti. Bu durum bile en fazla kayanın yerinden çıkması yada otun kopmasına kadar sürerdi.
Doğamdaki imkânsızlığın gerçekliğini adımın Oğuz olduğunu bildiğim gibi biliyordum! Rağmen, akıntıyla aynı yöndeki yüzme isteğim beni kamçılıyordu.
Sonunda bir çözüm yolu buldum… Anneme de danışarak, bir dostumdan yardım talep ettim. Tabi onun yaşam akıntısına müdahale etmeden oluşmalıydı bu yardım. Buna özen göstererek dedim ki; “dostum, beni akıntıyla aynı yönde olacak şekilde hızlıca itekler misin?” Sanırım o günkü tüm gücünü seve seve bana feda etmiş olacak ki; ben, tükenmek bilmeyen zaman dilimi içerisindeyken kendimi sevgili Cezmi abimin yanında buldum. İlk izlenimlerinin ardından gösterdiği ilgi tekerlekli sandalyem miydi bilmiyorum ama, kitaplarından birini imzalayarak armağan etti bana. Ve ardından küçük bir sohbet imkânı yarattı. O kısacık sürede tüm içtenliğiyle dinliyordu beni. Dinlenilmek, duyulmaktan çok daha güzelmiş meğer. Kısaca anlattım kendimi, yazarlığa ilgimi, um:ag vakfından aldığım seminer eğitimlerimden, denemelerim olduğundan ve bir-iki tane kendisine değerlendirmesi için getirdiğimden bahsettim.
Özellikle son çalışmalarımın eş-dost dışında profesyonel birisi tarafından eleştirilmesi benim için çok önemliydi. Böyle olmasına karşın Cezmi abimin bana geri dönüş yapabileceği fikrinden çok uzaktım… Çünkü, binlerce okuru olan bir yazara yüzlerce benim gibi giden vardı mutlaka! Ve ben de onlardan biriydim sadece…
Fakat böyle olmadı. Sadece iki gün sonra sevgili Cezmi Ersöz abim evimizi arayarak beni onurlandırdı. Yazdıklarımın başarılı olabilecek öğretici denemeler olduğunu belirterek, “tam gaz devam” dedi. O andan itibaren sakatlığımın Cezmi abimde kaybolduğunu anladım.
O günden sonra çok sıkı bir abi-kardeş ilişkisi başladı aramızda. Cezmi abim hiç ilgi ve alakasını çekmedi üzerimden. Aramızdaki bağ sadece yazarlık ve edebiyat değildi… Bazen ben, salya-sümük gözyaşları içinde aradım abimi. Bazen de saat gecenin üç buçuğunu gösterirken, “dipsiz bir kuyuya düşmüş gibiyim ve acının ağında en koyu gerçeklerle boğuşuyorum” diyerek Cezmi abi beni aradı. Kimi zaman rakı masasında sınırsız kahkahalar attık. Kimi zaman da okurlarımıza kitap imzalama mutluluğunu ve keyfini aynı kitapevinde yaşadık.
Bu sımsıkı bağ, geleceğin her türlü sürprizine kucak açmış olarak sürmekte







